Bilinç nedir?

Bilinç Nedir?

Bilinçlilik nedir?
http://www.felsefeforumu.com dan alınmıştır

Bilinçlilik denilen deneyimin ne olduğu gibi zorlu bir soruya bilinçliliğin ne olmadığını söyleyerek yanıt aramak daha kolay olacaktır.Bir kişi derin bir şekilde uyuduğu veya komada bulunduğu zaman bilinçli değildir.Hafif uykuda iken bilinci kapalı gibi görünse de bir annenin bebeğinin hafifçe mızıldanmasını duyup uyanması örneğinde olduğu gibi tamamen bilinçsiz değildir.Uyanıkken gözlerini kapadığı veya kulaklarına kulaklık taktığı zaman görsel ve iştisel bağlamda bilinçliliğini kaybeder.Diş hekimi anestezi ile ağzın bir bölümünü uyuşturduğunda kısmen duyumsal bilincini kaybecedektir.

Alzheimer hastalığı gibi beynin fonksiyonlarının yavaş yavaş yitirildiği bir hastalıkta bilinçlilikde giderek azalır. Çevrelerindeki her şeyden yavaş yavaş kopar ve kendi kimliklerinin bile farkında olamayacakları bilinçlilik düzeylerine gerilerler..

Bilinçliliğin ne olduğuna doğrudan yaklaşmak bir hayli zor.Zira sadece onu yaşayan kişinin deneyimleyebildiği öznel bir deneyimdir.Dil ile ifade edilmesi çok zordur.Bu hal bilinçliliğin fenomenolojik boyutuna işaret etmektedir.

Bilinçlilik olduğunu düşündüğümüz kimi durumları saymaya çalışalım

- Uykuda olmamak ve ya çevreye karşı farkındalığı kaybetmemek

- Psikotrop ilaçlar alındığında veya depresyon veya kaygı-endişe bozukluğu gibi mental hastalıklar esnasında kaybedilen hal

-.Yapmaya çalıştığımız şeye engel olan bir şey gibi dışsal bir uyarıcının farkında olmak.Yahut bir anı veya duygusal durum gibi içsel bir deneyimin farkında olmak.

- Otobiyografik anlamda bilinçli olmak,yani tarihsel bir tutarlılığa sahip aynı kişi olduğunun bilincinde olmak

- Davranışlarını inceleyebilmek ve niyet-motivasyonlarını saptayabilmek.

- Davranışlar hakkında etik yargılarda bulunabilmek ve özgür iradeye sahip olma hissini duymak

- İçinde duyduğun ,esasen beyinde gerçekleşen bilinçdışı süreçlerin çok küçük bir bölümünü oluşturan küçük iç ses

Ve bir de çocukluktan itibaren dikkatimizin diğer insanlara ve dünyaya yöneldiği moral bilinçden söz edebiliriz.
.

Bilinçlilik üzerine felsefi görüşler

İnsan bilincinin öznel yapısı çok eski tarihlerden beri felsefecileri her zaman ilgilendirmiştir. Nesnel dünya(madde dünyası) ile öznel bilinçlilik(akıl) arasındaki ilişki felsefe tarihi bıyunca sorgulanagelmiştir.Bu sorgulama sonucunda bazı felsefe gelenekleri şekillenmiş bulunuyor.

Bunlardan ele alınmaya değer dördünden bahsedelim:İdealism, dualisz, materyalizm ve gizemcilik

İdealizm,bizim bilinç deneyimimizden ayrı olarak hiçbir şeyin var olmadığını söyler.Madde dünyası bilinçliliğimizin oluşturduğu bir yanılsamadır.18. yy İngiliz Filozof George Berkeley’in başını çektiği bu akım akıl ve madde arasındaki problemi şu şekilde çözer:Akıl her şeydir ve madde hiçbir şey.Sağduyuya ve bilimsel anlayışa temel teşkil eden realizme tamamen ters düşen bu yaklaşıma Berkeley’in çağdaşlarından başlayarak bir çok eleştiri gelmiştir.Bununla birlikte Hegel,Schopenhauer,Husserl ve Bergson gibi felsefecilere de ilham vermiştir.

Dualizm ne aklı ne de maddi dünyanın gerçekliğini reddetmeyen ,bu iki dünyanında ayrı ayrı var olduğunu kabul eden felsefe geleneğidir.Dualizmin izah etmesi gereken şey aklın nasıl beden ile nasıl ilişki kurduğudur. René Descartes ,bu bağlantının vücutta simetrik yapıda olmayan ve merkezi yerleşimli tek organel olarak gördüğü ,şimdilerde biyolojik saatimizin merkezini oluşturduğu anlaşılan pineal bez (epifiz) üzerinden kurulduğunu düşünüyordu.

Materyalizm antik çağlardan beri Democritus, Epicurus ve Lucretius gibi var olan tek şeyin madde olduğunu düşünen filozoflarca savunulmuştur. . İdealizme benzer yönü sadece tek bir töz (madde) olduğunu ileri süren monist bir felsefe olmasıdır.Materyalist görüşe göre biliçliliği oluşturan şey beyinde bulunan nöronlar arasındaki bir çeşit ilişkidir.Radikal bir materyaliste göre bilinçliliği oluşturan çeşitli zihinsel operasyonları tek tek açıklayabildiğimiz zaman bilinç hakkında söyleyebileceğimiz her şeyi söylemiş olacağız.

Gizemcilik ,öznel bilinçlilik halini izah eden bir çözüm bulunamayacağını ileri sürer.Bilinç bize bir gizem olarak görünmeye devam edecektir.Beynimizin sınırlı kapasitesi nasıl olup da nöral bir aktivitenin bilinç fenomenine yol açtığını çözemeyecektir. Bu hal anlık hafızamızda yüz kadar sayıyı tutamamız veya yedi boyutlu bir uzayı tahayyül edemememiz gibi kapaiste düzeyindeki bir yetersizlik olgusu ile anlaşılabilir.Elma kurdu içinde bulunduğu elmayı asla idrak edemeyecektir

KLASİK BİLİNÇLİLİK ANLAYIŞINDAKİ SORUNLAR,NÖROBİLİMLERDE UMUT VEREN YENİ KONSEPT VE MODELLER

20.yy ortalarında , psikoloji,kompüter bilim,dil bilim,antropoloji,matematik ve nörobiyoloji alanlarında çalışan bir grup bilim adamı New York da bir araya gelerek toplantılar yapmaya başladılar.Amaçları bilgilerini topladıkları havuz içersinden insan zihninin değişik boyutlarını aydınlatmaya yönelik yeni disiplinler arası bir bilim çıkarmaktı.

Algı,lisan,akıl yürütme ve bilinçlilik gibi zihinsel fenomenler hakkında değişik bakış açıları getirilen bu toplantılar sonucunda bu gün kognitif (bilişsel) bilim dediğimiz bilim türü ortaya çıktı.

Kognitif bilimlere gelmeden önce zihinsel fenomenler üzerinde yapılan çalışma ve başlıca ekolleri özetleyelim.

19.yy ve 20. başlarında Wilhelm Wundt ve Edward B. Titchener gibi isimlerinbaşını çektiği yapısalcı psikoloji baskın psikolojik ekoldü.Yapısalcılar insan aklının yapısal elemanlarını anlayabilmek için iç gözlem yolunu kullanıyorlardı.Örneğin, yapısalcılara göre duysal bir algı çok sayıda duyumun birbiri ile etkileşimi sonucu ortaya çıkmış bir yapıydı.Yapısalcılara göre bu birimler arasındaki ilişkilerin çözümlenmesi ile fiziksel dünyada olduğu gibi zihni yöneten genel kanunlara ulaşılabilirdi.Yapısalcılık içerdiği örtük dualizm ve deneysel olarak test edilemeyecek iç gözlem tekniği bakımından eleştirilmekteydi.

Bu ekole radikal bir muhalefet “davranışçılık” olarak bilinen yeni bir psikoloji ekolünden geldi. John B. Watson ve B. F. Skinner gibi öncülerine göre öznel deneyimler üzerine psikoloji bilimi inşa edilemezdi.O yüzden zihinsel aktivitenin bir sonucu kabul edilen ,test edilebilir davranışlar üzerinde çalışmaya başladılar. Psikolojiyi gerçek bir bilim haline getirmenin yolu olarak yalnızca organizmanın karşı karşıya gelidiği uyaran ve organzimanın buna cevabı incelenmeliydi.Davranışçılar, beyni doğası itibarı ile içersinde gerçekleşenlerin gözlenemeyeceği bir “kara kutu” olarak kabul ettiler.Bilinçlilik gibi gözlemlenemeyen zihinsel aktivite ve deneyim psikoloji biliminin araştırma alanından çıkarıldı.Davranışçılar fare ve güvercinler ile yaptıkları deneyler sonucu şartlı refleks gibi önemli keşiflerde bulundular.Açıkça görülmektedir ki bu ekol zihinsel süreçlerimizi etkileyen çevresel faktörler üzerinde fazlaca durmaktadır. Watson sonunda zihnin genetik etkilerden tamamen bağımsız olarak “ödül” ve “ceza” sistemi ile şekillendiği iddiasında bulundu.

Davranışçı ekolün muhaliflerinin bu ekstrem noktada davranışçılar için geşitirdikleri bir fıkra şöyledir:Bir davranışçı yolada bir başka davranışçıya rastlar ve alışılandan farklı olarak şöyle selamlar: “Bu gün iyi görünüyorsun. Peki ya ben nasıl görünüyorum?”

Davranışçı ekolün etkisini sürdürdüğü 20. yy ortalarında konferanslar esnasında yeni bir ekolün,Sibernetiğin ortaya çıktığı görüldü.Sibernetik hem yaşayan organizmalarda hem de kompleks yapay sistemlerde “enformasyonun dolaşma biçimini” incelemekteydi.Kompüter bilimi emekleme çağında bulunduğu bu dönemde sibernetikten oldukça yararlanmıştır.

Bu esnada insan zihninin en sofistike yeteneklerinden birisi olan lisan üzerine “dil bilim” gelişmekteydi.1960 larda Noam Chomsky’nin davranışçı ekolün “insan dili” gibi kompleks bir fenomene dair bir izah getiremediğini ortaya koyan eleştirileri zamanında Watson’un “yapısalcılığa” getirdiği sert eleştiriler gibi soğuk bir duş etkisi yarattı.

Böylece,sibernetik,kompüter bilimleri ,dilbilim vb yeni disiplinlerin yaratıcı ortaklığı insan zihnine daha az “kara kutu” muamelesi yapıldığı kognitif devrimin ortaya çıkmasını sağladı.

Daniel Dennet isimli filozof bilinçliliğin klasik olarak kabul edilen modelini bir tiyatro sahnesine benzetir.Spot ışığının sahnede yadınlattığı yer bilinçliliktir.Bu model sahnede aydınlatılan bölgeyi gören ve dile getiren bir seyirci gerektirir.Dennet ,zihinde yerleşen böyle bir “homonkulus” (küçük adam) varsayıldığında ,bu homonkulusun zihninde oturup onu izleyen bir başkası ve bir başkasını da varsaymak gerekeceğini ve böylece sonsuza doğru gidecek bir kısır döngüye (infinite regress) ulaşılacağını söyler.

Fakat beyinde homonkulusa benzeyen tek bir kontrol merkezinin bulunup bulunmadığı bilinmiyor. Nörobilimciler bunun yerine sayısız nöron bağlantıları içeren kümeler olduğunu bildiriyorlar.Bunların bir çoğu bilinçdışı işlev görüyor.Bu perspektiften bakınca “bilinçlilik ile ilgili teorilerin” psikolojide Einstein fiziğinin Newton fiziğinden kopmasına benzer bir kopma gerçekleştiren kognitif bilimlerden gelebileceği anlaşılıyor

Bilimsel yaklaşım bir hipotez ile başlamayı ve sonra bu hipotezi çürütmeye çalışmaya dayanır.Kartezyen-tiyatro sahnesi şeklindeki bilinçlilik modelini çürütmek için yapılması gereken şey ise bilincin ya hep ya hiç şeklinde çalışan bir süreç olmadığını,ara durumların bulunabildiğini, değişken bir olgu olduğunu göstermektir.

Daniel Dennett, “Kartezyen Tiyatro” adını verdiği klasik bilinçlilik modelini eleştirir.Bu konsept “aklın ışığı” metaforundan alınan ilham ile bilinçliliği bir tiyatro sahnesi üzerine düşen spot ışığını aydınlattığı kesime benzetir. Bu tiyatro modelinin geçmişi Descartese ve hatta Plato gibi düşünürlere kadar uzanır.

Bu modelin karakteristik özelliklerine bakalım:

* Algı dış dünyaya açılan saydam bir kapıdır.

* Eylemlerimiz niyetlerimiz sonucunda gerçekleşir.;

* Niyetlerimiz bilinçli olarak anlaşılabilir.

* Bu model,duyu organlarından gelen enformasyonun bilinçli alana döküleceği bir yatak olduğunu ve bilincin bu enformasyonların nihayetinde dolacağı bir havuz olduğunu varsayar.

* Bilinçdışı zihinsel işlev bu modele göre olanaksızdır.

Nörobilimciler beyin üzerinde çalıştıkça bu modelin bilinçdışı zihinsel işlevlere tanıdığı olanak konusunda daha eleştirel olmuşlardır.Bilimsel çalışmalar bilinçliliğin bu klasik modelini çürütebilmek için bilinçdışı zihinsel süreçlerin varlığının gösterilmesi gibi modelin zayıf yanlarını araştırmaktadır.Araştırmalar ise modelin pek çok hatalı yönünü göstermekte ve yerine yeni bir model konması gerektiğine işaret etmektedir.

1980 li yıllarda bilinçliliğin mekanizması konusunda bir formülasyona gitmenin erken olacağı konusunda görüş belirtiliyordu.1990 lardan itibaren ise beyin görüntüleme sistemlerinin gelişmesi ile birlikte bu alanda yapılan çalışmaların sayısında dramatik bir artış oldu.Amerikalı düşünür ve bilim adamı John Searle‘nin “Journal of conscicious” dergisinde belirttiği gibi bu alanda akla gelen bütün fikir ve modellerin oratya konamsı gerektiği bir dönem gelmişti.

Bazı bilim adamları bilincin öznel yanını açıklamaya kalkmanın yersiz olduğunu düşünmekte.Örneğin Francis Crick’e göre ancak beyinle ilgili nörobiyolojik mekanizmaları yeterince çözebildiğimizde bilincin öznel niteliğini anlayabilecek duruma geleceğiz.Bu bilimsel çalışmalarda yaygın olarak başvurulan tutumdur:önce izah edilmesi daha mümkün görünen meseleler üzerinde çalış ve elde ettiğin bilgiler ışığında daha zor izah edilebilenler giderek açıklanabilir duruma gelecektir.

Bilinçlilik üzerinde çalışan Fransız nörobiyolog Jean-Pierre Changeux, “L’Homme neuronal” isimli 1983 tarihli kitabında bilinçliliğin nöral mekanizması konusunda önemli bir tez geliştirdi.
Bkz.Google kitapları:Neuronal men

Changeux ‘a göre beynin yapısal özellikleri ile düşünce üretimi arasında yakın bir ilişki mevcut.Bu ilişki ölçüsünde bilinçlilik ideal olarak ,nöronlar arasındaki etkileşimin sonucu olan sinirsel iletinin izlediği yol ile tarif edilebilirdi.Ancak bu yol sabit bir yol değildir ve süreç esnasında kendi kendisini değiştirir.Bu yüzden dünyaya ilişkin zihinsel temsiller sürekli değişmektedir.

Claire Sergent, Sylvain Baillet, ve Stanislas Dehaene bir sujeye bir kelimeyi projeksiyon ekranına yansıtarak belirli zaman aralıklarında beynin hangi bölgelerinin aktive olduğunu beyin görüntüleme teknikleri ile gösterdiler.Sujenin kelimeyi bilinçli olarak algılaması için gereken süre bilinçsiz algılaması için geçenden uzundu.Bir saniyenin çeyreği (275 milisaniye) süresince gösterildiğinde sadece arka beyin lobu(oksipital bölge) görme korteksi(visüal korteks) aktive oluyordu.Ancak suje bilinçli olarak kelimeyi algılayamıyordu.Ancak saniyenin dörtte üçü kadar bir süre (575 milisaniye) kadar ekranda tutulduğunda bilinçli algılama gerçekleşiyordu.

Visual korteksten sonra frontal korteks (300 msn) arkasından prefrontal korteks (350 msn) ,sonra anteriör singulat korteks (430 msn) ve parietal korteks (575 msn) aktive oluyor ve bilinçli algılama gerçekleşiyordu.

Resim

Resim
Resim
Resim
Resim

Görüldüğü gibi bilinçli algılama için beynin çeşitli anatomik alanları arasında bir iletişim (enformasyon aktarımı) gerekmekte.Bilinçli fenomen klasik model de varsayıldığı gibi tek bir alanın aktive olması ile gerçekleşmiyor.Aksine pek çok alanın katıldığı bir sürecin varlığını gerektiriyor. Bu yüzden beynin bir bölgesi hasara uğradığında bilinçlilik tamamen kaybolmuyor ama bilinç halinde kısmi değişiklikler görülüyor. Bir başka önemli bulgu da bilinçliliğin ortaya çıkabilmesi için duygusal ,karar verme ile ilgili bağlantılar barındıran frontal korteksin mutlaka aktive olması gerekliliği.

PRTEFRONTAL KORTEKSİN İŞLEVİ
Resim

Frontal lobun en ön kısmı nöroanatomik terminolojide prefrontal korteks adıyla geçmektedir. Bu bölge beynin diğer bölümlerinden sayısız enformasyon alır.

Resim

1848 yılında bir Amerikalı demiryolu işçisi olan Phineas Gage patlama sonrası kafatsını yaran bir demir çubuk nedeni ile prefrontal korteksinden yara aldı.Beklenenin aksine hızla iyileşti.Bu hastanın izlenmesi prefrontal korteksin işlevleri konusunda nörobilimciler önemli derecede aydınlatmıştır.

Frontal lobun en ön kısmı nöroanatomik literatürde prefrontal lob adıyla geçmektedir.Bu bölge beynin diğer bölümlerinden sayısız enformasyon alır.

Prefrontal korteksin işlevlerinden birisi yapılacak bir eylemin zamansal düzenlemesini (time sequance) yapmaktır.Prefrontal korteksi hasarlı bir kişiye belirli bir hareketi yapması söylendiğinde bu hareketi gerçekleştirmeye çalışacak ancak eylemlerin sırasını karıştıracaktır.Örneğin giyinmesi söylendiğinde önce atlet yerine gömlek üzerine atlet veya çorapdan önce ayakkabı sonra da diğer giysileri atlayıp şapka giymeye kalkması gibi.

Prefrontal lob hasarında karşılaşılan bir diğer sorun günlük hayatta kullanılan nesnelerin yalnızca en bilindik şekilleri ile kullanılmaya kalkılmasıdır.

Bu durum prefrontal korteksin seçim yapabilme kabiliyeti üzerindeki etkisini gösterir.

Bir davranışın veya bilginin inhibe edilememesi (yoksayılamaması) ve rijid bir şekilde aynı davranışın yinelenmesi bu sebepledir.

Prefrontal korteksin davranışların sosyal çerçevede düzenlenmesinde rolü bulunmakta.Hasar halinde kişinin en ufak bir uyaran tetiklemesi halinde sosyal bağlamı ihmal ederek yapılması uygun olmayan bir davranışta bulunduğu görülür.Örneğin prefrontal korteksi hasarlı bir hasta doktor muayenehanesinde tesadüfen gördüğü bir diş fırçasını alarak dişlerini fırçalamaya başlar.Bunu neden yaptığı sorulduğunda kafası karışır ve davranışını haklı gösterecek bir neden uydurur.

Prefrontal lob hasarlı olgular çeverden gelen her uyaranın etkisine açıktır.Bir şapka gördüğünde otomatik olarak giyer ve bıçak gördüğünde eline alıp sanki ekmek kesiyormuş gibi davranabilir.Plan yapmakta ve bu planları sıralı hareketler ile yerine getirmekte zorluk çekerler.Eylem esnasında gerekli işlemci hafızayı iyi kullanamadıklarından unutkanlık sorunları ile eylemleri kesintiye uğrar.Spontan davranışlarda ve insiyatif almada eksiklik görülür.Kendilerine ve diğerlerine karşı bir lakaydide(ilgisizlik) içindedirler.Bununla birlikte genel olarak zekaları yerindedir,teorik ve güncel sorulara yerinde yanıt verirler fakat konuşmayı başlatmazlar(insiyatif eksikliği) ve bilgi edinmek için kendiliğinden soru sormazlar.

BİLİNCE KATKIDA BULUNAN BEYİN YAPILARI

Bilinçliliğe katkıda bulunan beyin yapıları

Global Workspace Theory (Bütünsel çalışma alanı teorisi) gibi teoriler bilinç içeriğinin beyin düzleminde geniş bir alana yayıldığını varsayar. Stanislas Dehaene ve arkadaşlarının çalışmalar bu varsayımı doğrular niteliktedir.

Algısal biliçliliği veya buna verebileceğimiz bir diğer ad ile primer bilinçliliği tek bilinçlilik formu sayamayız.Bilinç hakkında konuşurken hangi düzlemde bir bilinçlilik üzerinde konuştuğumuzu ayırt etmeliyiz.Örneğin ilksel basamaktaki bilinçlilik hali uyanık olmak ve dış dünyadan gelen uyarıların farkında olmak ile ilgilidir.

Damasio,bu öncülden yola çıkarak ; vücudun içsel duyumlarının an be an fark edildiği proto-self (ön kendilik) adını verdiği bir bilinçlilikten bahseder.Bu beyin aktivitesi retiküler formasyon ,hipotalamus ve somatosensory korteks (bedensel duyumsal korteks) ile ilgili görünmektedir

Retiküler formasyon aktivitesi uyanıklık hissi ile doğrudan ilişkilidir.Uyanıklığı muhafaza eden diğer sistemler pons,rafe nükleusu ve lokus sereleus denilen çekirdeklerdir. Uyanıklık için retiküler formasyonun ve primer duysal alanların aktivasyonu şart gibi görünmekle birlikte daha üst düzeyde bilinçlilik hali için bu aktivite yeterli değildir. “Şimdi ve burada” deneyimini yaşamamızı sağlayan çevre ile teması sürdüren bilinçliliğe “primer bilinçlilik” denmektedir.

Damasio bu tip bilince “çekirdek bilinçlilik” (core consciousness) adı vermekte ve bu bilinçliliğin sürdürülmesini başlıca singulat korteks (cingulate cortex) ve talamusun intralaminar nucleusunun aktiviteine bağlamaktadır. Gerçekten de talamusun bu bölgesinin iki yanlı hasarı koma ve beyin ölümüne benzer bir bilinç haline yol açmaktadır.Anestezi maddelerinin ve antipsikotiklerin etki ettiği başlıca bölge de burasıdır.

Resim

Talamusa bilinçlilikte böyle önemli bir rol biçilmesi yeni değildir. 1984 de Francis Crick bilincin talamusun korteksin hangi bölümünü aktive etmesine bağlı olduğunu öne süren “talamik projektör hipotezi”ni (thalamic searchlight hypothesis) ileri sürmüştü.

Benzeri ancak daha sofistike bir teori Rodolfo Llinas tarafından ileri sürüldü.Bu hipoteze göre talamusun bazı nöronlarının ritmik osilasyonları , kortekste çeşitli duysal modaliteleri işleyen nöronların osilasyonlarını senkronize etmekteydi.Talamusun bir orkestra şefi gibi davrandığı bu teoride tüm diğer müzisyenler talamus sayesinde bu temel ritme senkronize oluyor ve dış dünyanın bütünlüklü bir imajının ortaya çıkmasına yardımcı oluyorlardı.Bu bağlama (binding=uyaranları bir bağlam çerçevesinde algılama) ) problemine orijinal bir çözüm gibi görünüyor.

Talamusun orkestrasyonu sağlama görevi olmadan korteks faaliyetlerini yürütebilir.Ancak çeşitli modalitelerdeki duyumsal impulslar arasında senkronizasyon, dolayısı ile koordinasyon sağlanamayacağından bütünsel bir çevre-kendilik algısı oluşamayacaktır.

Resim

Resim

Talamus demiryollarının kavşak yaptığı noktaya benzetilebilir.Zira tüm duyu sinyalleri (koku hariç) kortekse ulaşmadan önce talamusa uğramak zorundadır.Korteks te talamusa geri besleme sinyalleri gönderir.Talamusun çoğu çekirdeği kortekste “spesifik-belirli” bir alan ile bağlantılıdır.Örneğin talamusun “lateral geniculate nükleusu” primer görsel kortekse projekte olur.Ancak “intralaminar nükleus” gibi talamik çekirdeklerden bazıları kortekste geniş bir alana projekte olur.Talamusun “reticular nükleusu” kortekse projekte olmaz ancak korteskten aldığı sinyalleri talamusun dorsal nükleusuna aktararak talamokortikal feedback sarmalında merkezi önemde rol oynar.Retiküler nükleus talamus üzerinde kortikal impulslara göre baskılayıcı bir oynar.Örneğin kişi kendisi için anlamlı-kuvvetli bir uyaran aldığında(örneğin ismi ile çağrıldığında) diğer tüm uyaranlar retiküler çekirdek tarafından algı sınırından temizlenir.

Buraya kadar özetlenen bilinçliliğin alt seviyeleri daha üst seviyelerdeki bilinçliğin ilk koşuludur.Daha yüksek seviyeler (reflektif bilinç ve ya kendilik bilinci) için talamokoritkal nöron sarmalı çok önemli bir rol oynar.

Refleksif bilincin “Algılayan kişi benim” anlayışı ; kişinin kendisi olduğu ve kendisinden başka bir kişi olmadığını duyumsadığı kendilik bilinci için öncelikle zorunludur. Bu otobiyografik bilinç boyutu geçmiş ve gelecekle ilgili bilinçli zihinsel temsillerin oluşturulmasını ,bu temsillerin oluşturulması için hafıza desteğini ve soyut “kavramsallaştırma -planlama” yeteneğinin gerekliliğini gösterir.

Kendilik bilinci için frontal ve parietal lobların çok önemli bir role sahip olduğu olduğu görülüyor.Bu güne değin önemleri tam anlaşılamamış derin beyin yapılarının da rolleri olduğu düşünülmekte.

Bu yapılardan üçü,”angular gyrus,precuneus ve anteriör singulat korteks” dinlenme halinde yüksek aktivite gösteren yapılar ve muhtemelen kendilik bilincinin mümkün olmasını sağlayan nöral ağların başlıca sorumluları. Posteriör medial parietal bir yapı olan precuneus üzerinde çalışmalar sürüyor.Sujenin gözleri kapalı dinlendiği veya “+” gibi bir işarete gözlerini sabitleyerek baktığı esnada EEG alfa ritmi denilen bir ritm gösterir.Bu esnada en yüksek beyin aktivitesi gösteren yapı “precuneus”dur.Buna mukabil sujenin kendisine referans gösterilmeyen vazifeler verildiği durumda ise en az aktivite gösteren bölümdür.

Bu gözlemlere dayanarak bazı nörobilimciler precuneus ve posteriör cingulate korteksin özgür iradeye sahip kendilik bilinci ile ilgili olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Resim

Bu hipotez postero-medial parietal korteksin bilinçlilik halinin değiştiği uyku,anestezi ve vegetatif (bitkisel) haller gibi durumlarda azalmış bir aktivite gösterdiği bulgusu ile uyumludur.

Precuneus’un vizüel-spasyal imajinasyonda önemli rol oynadığı anlaşılmakta.

Örneğin,bazı deneylerde bir parmağın hareket ettiği sadece hayal edildiğinde precuneus aktivite göstermekte.Bu deneyimler, precuneusun insanların kendi bedenlerini uzam içersinde hissetmelerinde (hayal etmelerinde) önemli bir rol oynadığını düşündürüyor.

İnsula

İnsula adı verilen korteksin derin kıvrımlarının altına yerleşen bir yapı uzun zaman boyunca işlevsel açıdan gizemliliğini sürdürdü..Antonio Damasio’nun çalışmaları bu yapının somatik markerlar (bedensel işaretleyiciler) içerdiğini gösterdi.

Damasio,bu kortikal yapının “bedensel duruma ilişkin haritaların” duygusal deneyimler ile bağlantısını sağladığını ve bilinçli hissiyatın ortaya çıkmasına vesile olduğunu ileri sürüyor.

Böylece insulanın duyumsal bir deneyime uygun duygusal bir bağlam oluşturmaya yaradığı düşünülüyor. Beden ile ilgili bu tür bir enformasyonun yüksek bilişsel ve duygusal işlemlerden geçmek üzere üst kortikal merkezlere aktarılması bakımından insulanın beyindeki yerleşimi çok uygun görünüyor. Talamustan aldığı sinyalleri limbik sistem,amygdale ve Ventral striatum, orbitofrontal korteks gibi alanlara gönderiyor.

Resim

İnsula limbik sistemin ön bölümünü oluşturuyor ve insulanın acı-ağrı duyma ile ilgili önemli bir işlevi olduğu açıktır.Ayrıca korku,tiksinme ,öfke,neşe ve üzüntü gibi duygulanımlar ile de yakından ilişkili.Tüm bedeni derinden etkileyen ihtiyaçlar karşısında besin ve ilaç arama gibi bilinçli arzuların insuladan kaynaklandığı sanılıyor.Sonuç olarak İnsula, bedensel durumun duygusal bağlamı ile birlikte bilinçliliğe sunulduğu sistemin önemli bir parçasıdır..

Evimsel açıdan insulanın insan ve büyük maymunların diğer memelilerden farklılaşmasına yol açan iki evrimsel değişikliğe uğradığı düşünülmekte.
Öncelikle (özellikle sağ hemisferdeki) insulanın ön bölümü insan ve büyük maymunlarda diğer memeli cinslerinden daha gelişkin olduğu gözlenmektedir..

Bu gelişme düzeyi bedensel duyumların daha incelikli duygusal bağlantılar ile ilişkilendirilmesine hizmet etmekte.Örneğin kötü bir koku,iğrenme duygusuna ve sevgilinin dokunuşu özel bir tensel hazza neden olur.

Diğer majör evrimsel değişiklik insulanın yalnızca insan ve büyük maymunlarda görülen bir nöron türüne shaip olmasıdır.Bu büyük ,uzun ,sigara şekilli sinir hücreleri von Economo nöronları (VENs) olarak bilinir.Bu nöronlar yalnızca insula ve anterior cingulate kortekste bulunmakta.

Anterior cingulate kortekse gelince, bu bölgenin duygulanım ve bilişsil işlevler arasında bir arayüz görevi gördüğünü söyleyebiliriz.

Duyumsamaların niyet ve eylemlere döndüğü yer de burasıdır.Bu yapı kişinin duygulanımını kontrol etmesi, problem çözme üzerine odaklanmasını,hatalarını tanımasını,değişen durumlara adapte olmasını sağlar.

Sujeler iğne batırarak uyarı dıklarında cingulate korteksde aktivite artışı görülür.Bu reaksiyon o kadar açıktır ki buradaki nöronlara “ağrı nöronları” denilmesine yol açmıştır.

1999 da Toronto üniversitesinden William Hutchison ve arkadaşları bir başkasına iğne batırıldığını gören sujelerin aynı nöron sistemlerinde sanki kendilerine iğine batırılıyormuş gibi aktivite artışı saptamışlardır. Bu nedenle bu nöronlara ,kendileri ile diğerleri arasında sınır gözetmeden ateşlendikleri için “ayna nöronları” (mirror neurons) adı verilmiştir.

İnsanın da içinde bulunduğu Primat sınıfı sosyal yaratıklarıdr.Diğer bireylerin niyetlerini bilmek bu türün sağkalımı açısından için büyük önem taşımaktadır.İşte bu nedenle “ayna nöronları” vasıtası ile diğer insanların zihinlerinin içsel bir simülasyonunu gerçekleştirmek bu türün ustalaştığı bilişsel bir alan olmuştur .

V.S. Ramachandran, gibi bazı nörologlar önce başkalarının zihinlerini simüle etme kabiliyetinin sonradan da kendi zihnini tanıma faaliyetinin (kendilik bilinci) geliştiğini öne sürmekte. Ramachandran’a göre sadece ayna nöronlar değil dile katkıda bulunan bütün beyin alanları (örneğin Wernicke alanı) bu sürece katkıda bulunmaktadır

Yüksek bilinçliliğe dilin katkısı konusunda ile iddialar yarık-beyin(split brain) hastaları üzerinde yaptığı incelemeler ile bilinen beyin cerrahı Michael Gazzaniga ya dayanır. Gazzaniga’nın modelinde dil üzerine baskın hemisfer kendi-bilinçliğinin temelini teşkile derken Edelman gibi araştırmacılar ise bilincin beyinde herhangi bir özel yapıya bağlanamayacağını,beynin tümüne ait bir özellik olduğunu ileri sürmektedirler.


Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !